Eskiden, yani bundan 6-7 sene önce
çocukken; o beş katlı binanın beşinci katında yalnız geçirdiğim sayısız öğleden
sonralarını suçlayabilirim,şu her gün geçirdiğim kendini tekrarlayan cehennem
yolculuğu için.Ya da hiç sorgulamadan, adına yaşam denilen ‘zorunluluklar’
bütününü sırtlarına yüklenen sözde insanları suçlayabilirim her fırsatta beni yüklerine
ortak etmeye çalıştıkları için. Ya da müziği suçlayabilirim benliğimde
yarattığı eşsiz duyguları acımasızca yok ettiği için sırf kendisi tükeniyor
diye. Güneşi suçlayabilirim her sabah koyu renkli perdelerimi delip odamın
içine girdiği için. Kutsal iradeyi, sevgilimi, babamı, kendimi kısacası algıladığım her şeyi suçlayabilirim bana bu çentikli grafikleri bir araya getirmeme sebep oldukları için.
Daha bu gün öğrendim; 'Ben bir bozkır kurduyum' diyor yazar.Ne
yazıktır ki ‘bozkırkurdu’ olmayı bile tüketmişim ben. Psikologların sıkça
kullandığı ‘Topluma yabancılaşma’ ya da ‘Depresif içevurum’ gibi kavramları
kendimde aramak şöyle dursun artık bu türden kavramların benim bitirmeye
çalıştığım cehennem yolculuğunda bir karşılığı bile yok. Her gün daha iyi
olmak, daha iyi hissetmek için bu kadar çaba sarf etmek bir süre sonra
gerçekten iyi hissettiğinde insanda dehşet verici bir hazımsızlık uyandırıyor
ve bu insanın sahip olduğu bütün zevklere ve acılara yansıyor. Hiç bir haz
duygusunu tam manasıyla yaşayamamak… Etraf kuru, çorak ve sessiz ...
Yaşadıklarını hissedemezken zor da olsa hissedebilecek
bir şey bulduğunda, onu yaşayamamak çok zor…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder